“En karanlık geceler bile bir sabahın eşiğinde bekler.” – Zaman Piriyevin şeirləri

“En karanlık geceler bile bir sabahın eşiğinde bekler.” – Zaman Piriyevin şeirləri

Paradiqma azərbaycanlı şair Zaman Piriyevin türkcə şeirlərini təqdim edir.

Sen varya.. Sen varya.. Nasıl oldu da ben kör karanlıkta yol yürürken ansızın karşıma çıktın. Nasıl oldu da ben hayat bitti derken sen küllerimden bir ateş yaktın bana. Sen varya.. Harbiden neredeydin şu zamana kadar, Gün doğarken, ay gülerken hiç senden sordular mı? Sen varken kim onların nuruna boyanacak? Keman içten ağlarken aşktan kavrulur muhakkak derdim. Ben yandıkça keman bi daha inledi. Ben de aşktan kavruldum. Sen varya.. Gelişin rüzgar gibi, gidişin alev gibi. Geldin savurdun, gittin bitirdin. Bitirdin hikayemi. Sarhoş gözlerinde ayaklarım hiç beni dinlemedi, düştüm umutsuzluk kuyusuna. Sen varya.. şu denizin kıyısına attın beni balık gibi. Ne dalga geri çağırır artık. Ne kumsal kabul eder bu yabancıyı. Çaresizim,Nefessizim. En çok da sensizim. Nasıl oldu da unuttun beni. Keşke suya geri bıraksaydın. Ölümüm bile senin elinden olsaydı, Böyle kuruyarak, solarak bitmeseydi. Bir damla merhametindi tek dileğim, Kuruyan toprağa gömdün beni. Keşke suya hiç alıştırmasaydın. Hiç bilmeseydim nefes almayı aşkınla. Boğulmasaydım şimdi bu aşkın en derininde. Madem bırakacaktın bir çöl ortasında, Neden ömrüm bildim seni? Ah ömrüm, ömrüm. Keşke bitirmeseydin hem beni, hem kendini. Harikaydın o akşam. Bir az deli, bir az flört. Bir az masum, bir az eskort. Dudakların sırr gibi saklamışdı aşkını. İtiraf etsən, statü biçecektin kendine. Oysa ki, böylesi daha iyi gelirdi sana. O zamana kadar ki, kalbin kopacaktı ilk öpücükten. Çözülmek mevki savaşı vermekti o akşam. Ben dudaklarınla çözdüm seni. Kalbine dokundum doktor gibi. Basdım damarına insafsızca. Ah..Ah.. Ellerim sarhoştu nereye vardığını hissetmedi hiç. Birde baktım aşığım lan. Senelerce bulmaya çalıştığım hayat karşımda duruyor bu akşam. Alev alev, çırılçıplak. Sen masumsun, sen temizsin. Bu akşamdır bir az flört, bir az eskort. Bir siqara, bir demli çay. Tavşan kanı. Yudum-yudum içtim seni. Hayalimde şu dünyanı tam ikiye böldüm yine. Senle olan, sensiz olan. Senle olan huzur dolu, bahçelerde cıvıl cıvıl kuşlar öter. Nefes keser dudakların. Dolunay gibi gecelerin neşeli, Göğsünde usul usul kabaran isyanı avuçlarımda uyuturum; Ellerim zabıta, hapseder baş kaldıran iki delikanlıyı. Sensiz olan… Zifiri bir kuyudur. Ay ışığı bile korkar inmeye. Bahçemde çiçekler boynunu bükmüş bekler seni. Rüzgâr, kapımı çalmayı unutur, yağmur, adını söylemeden dinmez. Küllüğümde biriken izmaritler sayıyor sensiz geçen akşamları. Ama içimde bir umut, küçük bir kandil gibi hiç sönmez. Çünkü bilirim; en uzun gecenin bile bir sabahı vardır. Ve ben, o sabahın ilk ışığında adını yeniden aşk diye okuyacağım. Çaresizim.. Ellerim titriyor. Yüreğime yazdığım ismini sile bilmek korkusu uçurumdan aşağıya doğru itir zihnimi. Karanlıklar ruhuma kelepçe takmış. Gözlerim yetim kalmış kalbim için yas tutup ağlarken sen başka bir kalpte tahtı-revan kurdun. Ben sana iyi gelmedim. Sabırsızdım.. bir az sigarayı çok tüketirdim. Alışkanlık ya… Şimdi izmaritler sensiz geçen saatlerimi saymak için birer tanık. Hər biri dudaklarımda sönen bir umudun kül olmuş hayali. Ben sana yaslanınca arkamda kocaman bir aşk var, zannetmiştim. Kocaman bir yalan mış aşkın da.. sen de.. Çaresizim… Ne seni unutacak kadar güçlüyüm, ne de bu acıyla yaşamaya alışacak kadar taş. Her sabah biraz daha eksik uyanıyorum; her gece, adını içime gömüp sessizce ölüyorum. Belki bir gün zaman senden geriye ne bıraktı diye soracak bana. Ben de avuçlarımı açacağım: birkaç izmarit.. çaresizliğim.. ve sevmekten başka suçu olmayan yorgun bir kalp… Allahın boyası. Bazen hayat renklerin diliyle konuşur bizimle. Ben siyahı severim. Saçların siyahtır diye. Ama bilmezdim sensiz geçen saatlerim dünyamı siyah renkte karşıma çikaracak. Sana aşkımı itiraf ettiğimde bembeyaz olmuştu kalbim. Şimdi ölen umutlarım için bembeyaz kefen biçtiğimde nasıl seve bilirim bulutların rengini. Sana ilk kez dokunduğumda gözlerim ateş gibiydi. Şimdi aşkım için kanlı göz yaşları dökerken ben kırmızıyı nasıl severim. Yeşil bahçelerde kuşlar ötürdü aşkımız için. Şimdi kurumuş dallarda hatıralar can çekirken ben ne diye baharı severim? Tek bir umudum var, Allahın rengine muhtaç. Allahın renginden daha güzel olanı var mı… Ben boyansam ayaklarım kaymaz, sağlam basar toprağa. Bazen hayat renklerin diliyle konuşur bizimle. Ben artık renklerden kaçmıyorum. Bir gün sabah, güneş yine doğacak. O gün siyah, yasın değil, vakurun rengi olacak. Beyaz, ayrılığın kefeni değil, yeniden doğan umudun elbisesi. Kırmızı, kanayan yüreğimin değil, secdeye kapanmış alnımın sıcaklığı olacak. Yeşil, yalnızca bahçelerde değil, imanla filizlenen kalbimde açacak. Mavi gökyüzüne bakacağım. Diyeceğim ki: “Hiçbir ayrılık sonsuz değildir. Sonsuz olan yalnız Allah’tır.” Çünkü bilir insan, en karanlık geceler bile bir sabahın eşiğinde bekler. Ben seni sevmekten vazgeçmeyeceğim, ama seni Allah’tan daha çok sevmeyeceğim. Aşkım, Rabbimin kapısında sabra dönüşecek. Gözyaşlarım duaya, dualarım tevekküle. Ve bir gün, kalbime yeniden soracaklar: “En güzel renk hangisi?” Hiç düşünmeden diyeceğim: Allah’ın boyası… Harikaydın o akşam. Bir az deli, bir az flört. Bir az masum, bir az eskort. Dudakların sırr gibi saklamışdı aşkını. İtiraf etsən, statü biçecektin kendine. Oysa ki, böylesi daha iyi gelirdi sana. O zamana kadar ki, kalbin kopacaktı ilk öpücükten. Çözülmek mevki savaşı vermekti o akşam. Ben dudaklarınla çözdüm seni. Kalbine dokundum doktor gibi. Basdım damarına insafsızca. Ah..Ah.. Ellerim sarhoştu nereye vardığını hissetmedi hiç. Birde baktım aşığım lan. Senelerce bulmaya çalıştığım hayat karşımda duruyor bu akşam. Alev alev, çırılçıplak. Sen masumsun, sen temizsin. Bu akşamdır bir az flört, bir az eskort. Bir siqara, bir demli çay. Tavşan kanı. Yudum-yudum içtim seni. Hayalimde şu dünyanı tam ikiye böldüm yine. Senle olan, sensiz olan. Senle olan huzur dolu, bahçelerde cıvıl cıvıl kuşlar öter. Nefes keser dudakların. Dolunay gibi gecelerin neşeli, Göğsünde usul usul kabaran isyanı avuçlarımda uyuturum; Ellerim zabıta, hapseder baş kaldıran iki delikanlıyı. Sensiz olan… Zifiri bir kuyudur. Ay ışığı bile korkar inmeye. Bahçemde çiçekler boynunu bükmüş bekler seni. Rüzgâr, kapımı çalmayı unutur, yağmur, adını söylemeden dinmez. Küllüğümde biriken izmaritler sayıyor sensiz geçen akşamları. Ama içimde bir umut, küçük bir kandil gibi hiç sönmez. Çünkü bilirim; en uzun gecenin bile bir sabahı vardır. Ve ben, o sabahın ilk ışığında adını yeniden aşk diye okuyacağım. Çaresizim.. Ellerim titriyor. Yüreğime yazdığım ismini sile bilmek korkusu uçurumdan aşağıya doğru itir zihnimi. Karanlıklar ruhuma kelepçe takmış. Gözlerim yetim kalmış kalbim için yas tutup ağlarken sen başka bir kalpte tahtı-revan kurdun. Ben sana iyi gelmedim. Sabırsızdım.. bir az sigarayı çok tüketirdim. Alışkanlık ya… Şimdi izmaritler sensiz geçen saatlerimi saymak için birer tanık. Hər biri dudaklarımda sönen bir umudun kül olmuş hayali. Ben sana yaslanınca arkamda kocaman bir aşk var, zannetmiştim. Kocaman bir yalan mış aşkın da.. sen de.. Çaresizim… Ne seni unutacak kadar güçlüyüm, ne de bu acıyla yaşamaya alışacak kadar taş. Her sabah biraz daha eksik uyanıyorum; her gece, adını içime gömüp sessizce ölüyorum. Belki bir gün zaman senden geriye ne bıraktı diye soracak bana. Ben de avuçlarımı açacağım: birkaç izmarit.. çaresizliğim.. ve sevmekten başka suçu olmayan yorgun bir kalp…

Allahın boyası.

Bazen hayat renklerin diliyle konuşur bizimle. Ben siyahı severim. Saçların siyahtır diye. Ama bilmezdim sensiz geçen saatlerim dünyamı siyah renkte karşıma çikaracak. Sana aşkımı itiraf ettiğimde bembeyaz olmuştu kalbim. Şimdi ölen umutlarım için bembeyaz kefen biçtiğimde nasıl seve bilirim bulutların rengini. Sana ilk kez dokunduğumda gözlerim ateş gibiydi. Şimdi aşkım için kanlı göz yaşları dökerken ben kırmızıyı nasıl severim. Yeşil bahçelerde kuşlar ötürdü aşkımız için. Şimdi kurumuş dallarda hatıralar can çekirken ben ne diye baharı severim? Tek bir umudum var, Allahın rengine muhtaç. Allahın renginden daha güzel olanı var mı… Ben boyansam ayaklarım kaymaz, sağlam basar toprağa. Bazen hayat renklerin diliyle konuşur bizimle. Ben artık renklerden kaçmıyorum. Bir gün sabah, güneş yine doğacak. O gün siyah, yasın değil, vakurun rengi olacak. Beyaz, ayrılığın kefeni değil, yeniden doğan umudun elbisesi. Kırmızı, kanayan yüreğimin değil, secdeye kapanmış alnımın sıcaklığı olacak. Yeşil, yalnızca bahçelerde değil, imanla filizlenen kalbimde açacak. Mavi gökyüzüne bakacağım. Diyeceğim ki: “Hiçbir ayrılık sonsuz değildir. Sonsuz olan yalnız Allah’tır.” Çünkü bilir insan, en karanlık geceler bile bir sabahın eşiğinde bekler. Ben seni sevmekten vazgeçmeyeceğim, ama seni Allah’tan daha çok sevmeyeceğim. Aşkım, Rabbimin kapısında sabra dönüşecek. Gözyaşlarım duaya, dualarım tevekküle. Ve bir gün, kalbime yeniden soracaklar: “En güzel renk hangisi?” Hiç düşünmeden diyeceğim: Allah’ın boyası…
Paradiqma

Paradiqma